İçeriğe geç

1984 — George Orwell — Yakın Geçmişten Distopik Bir Kesit

Benim bazen distopya krizim gelir. Farklı dünyaların özlemini duyarım kendimce. Yine böyle bir dönem içindeyken acaba Damızlık Kızın Öyküsü’nü tekrar mı okusam derken bir arkadaşımın tavsiyesiyle bu kitapla tanıştım.. Kısa sürede heyecanla okuduğum ve beni varoluşsal sancılara sokan bir kitap oldu.

George Orwell

Bin Dokuz Yüz Seksen Dört, İngiliz yazar George Orwell (gerçek adı Eric Arthur Blair) tarafından 1947-48 yıllarında hayatının son döneminde veremle savaş verirken yazdığı, 1949 tarihinde yayımladığı politik bir distopya romanıdır. Ölmeden önce yazdığı son kitaptır, sonraki sene 46 yaşında vefat eder.. Orwell’in İspanya devriminin şekil değiştirmesinden etkilenerek bu romanı yazdığı söylenir. Orwell, hayatının son yıllarına kadar yoksullukla mücadele etmiştir. Hayatının son dönemlerinde yazdığı Hayvan Çiftliği’nden sonra para kazanmaya başlar fakat artık çok geçtir çünkü geçmiş yaşantısının getirdiği koşullar sebebiyle verem hastalığına yakalanmıştır.

Hikaye önce Avrupa’daki Son Adam ismiyle piyasaya sürülmek istense de pazarlaması sebebiyle(kim bilir ne söylendi de isimden vazgeçildi) ismi Bin Dokuz Yüz Seksen Dört olarak değiştirilmiştir. Türkçesi ise ilk kez Can Yayınları’ndan Erdal Öz tarafından 1984’te (roman ismiyle uyumlu olarak) yayımlanmıştır.

Distopik romanlar dendiğinde akla ilk gelen romanlardan olan 1984, bir zamanlar çokça konuşulmuş ve sosyalizm karşıtlığı ile bazı gruplara öncü olduğu sebebiyle suçlanmış hatta bu sebeplerle birçok ülkede yasaklanmıştır. Fakat Orwell bunu hep inkar etmiştir.. Orwell bu suçlamalar ile ilgili, “Yeni romanımda [Bin Dokuz Yüz Seksen Dört] sosyalizme ya da (destekçisi olduğum) Britanya İşçi Partisine bir saldırı kastetmedim, ama merkezileştirilmiş bir ekonominin yol açabileceği ve hala komünizm ve faşizmde kısmen gerçekleşmiş olan bozukluklara değindim… Kitabın konusunun Britanya’da geçmesi İngilizce konuşan ırkların doğuştan diğerlerine göre daha üstün olmadığını ve karşı konulmadığı takdirde totalitarizmin herhangi bir yerde zafer kazanabileceğini vurgulamak içindir.” (Why Orwell Matters, Christopher Hitchens, Basic Books, New York, 2002, s. 85.) diyerek kitabını savunmuştur. Kitapta bulunan Big Brother, düşünce polisi, çiftdüşün gibi kavramları da günümüze ve dilimize kazandırmıştır.

 1 Ocak 2021 tarihiyle birlikte yazarın vefatı üzerinden 70 yıl geçtiği için artık telif hakları sona ermiş ve birçok yayınevi kitabın yeni basımlarını çıkaracağını belirtmiştir. Pdf’lerine de orijinal dilinde https://www.planetebook.com/free-ebooks/1984.pdf linkinden ulaşabilirsiniz.

Ayrıca roman Michael Radford yönetmenliğinde 1984’te beyaz perdeye uyarlanmış, bunun yanında tiyatroda da gösterilmiş. Hatta 7 Şubat 2021 tarihinde, pandemi sebebiyle tiyatro salonlarına gidilemediğinden online tiyatro gösterimi de vardı. Tekrar olur mu bilemiyorum ama modasahnesi.com üzerinden bu oyunu ya da diğerlerini kontrol edebilirsiniz.

Hikayenin konusuna gelirsek, çok fazla bilgi vererek boğmayacağım, okuduğunuz zaman tüm bilgileri açıkça alacaksınız zaten. Başkahramanımız Doğruluk Bakanlığında çalışan Winston Smith üzerinden tanrısal bir anlatım kullanılıyor kitapta. Winston, 1984 yılında bireyselliğin ve özgürlüğün yok edildiği, Büyük Birader adlı bir diktatör çevresinde oluşturulan totaliter sistemle yönetilen Okyanusya’da yaşar, her yerde tele-ekranlar ile takip edilmekte ve her anı kontrol edilmektedir. İstediği şekilde değil devletin ona uygun gördüğü şekilde yaşamak zorundadır. Her anını kısıtlayan kurallar bulunur ve eğer bu kurallara uymaz, rüyasında bile uymadığını görür ise düşünce polisi denen güvenlik güçleri tarafından tutuklanır ve işkencelere çarptırılır. Winston bu düzen içinde, halkı sahte gerçekliklere inandırmak için çalışırken öğrendiği bazı gerçeklerle, içinde yaşadığı sistemi sorgulamaya başlar.

Bu dönemden kısaca bahsedersek, III. Dünya Savaşı’ndan sonra dünya üç büyük devlet arasında bölüşülmüştür. Okyanusya, Doğu Asya ve Avrasya arasında sürekli bir savaş hakimdir. Halk her zaman savaşta ve bu korku imparatorluğunun altında ezilmekte, beyinleri yıkanmakta ve otoriteye muhtaç edilmektedir. İnsan doğasındaki her şey yasaklanmıştır, okumak, yazmak, aşık olmak bile yasaktır. Proleterler denilen sistemin en alt kesimi ise görmezden gelinir, hareketleri dikkate alınmaz, bu sebeple de diğer kesimlere göre daha özgürlerdir, yoksulluk içinde yaşar fakat bu yoksulluktan şikayet etmezler..

Winston’ın yaşadığı ülke olan Okyanusya, büyük bir ülkedir. Tüm Amerika Kıtası’nı ve Britanya Adası’nı kapsar. Resmi ideolojisi İngiliz Sosyalizmi’dir. Dili Yenisöylem’dir. Lideri ve dini Büyük Birader’dir. Gözü hep Parti üyelerinin üstündedir. Her şeyi gören, bilen ve duyandır. Halk; İç ve Dış Parti üyeleri ve proleterler olmak üzere üç sosyal sınıfa ayrılmıştır. Ülkenin dört bakanlığı vardır: Gerçek, Barış, Sevgi ve Varlık Bakanlıkları. Bu bakanlıklarda isimlerinin tam zıttı uygulamalar yapılır.

Kitap çok daha fazla bilgi içeriyor olsa da -nasılsa apayrı bir dünya kurulmuş- özetle bunlardan ibaret. Kitapla ilgili yüzeysel olarak baktığımızda; çeviriyi, her ne kadar zorlama kelimeler ortaya çıkarılmış gibi gözükse de ben beğendim. Benim okuduğum Celal Üster çevirisi idi ve kitabın sonuna yerleştirdiği çeviri notları, kendince oluşturduğu bazı sözcükler hoşuma gitti.. Sadece neredeyse anlamına gelen handiyse sözcüğü günlük yaşamda sık kullanılmamasına rağmen kitapta sık kullanılmış, bu biraz gözüme battı ancak onun dışında açık ve anlaşılır bir anlatımı vardı.. Özellikle çeviri notları ile daha anlaşılır kılınmış.

Kitap, ilk yarısında beni ayrıntılarla ve gereksiz hayal gücünü yoran betimlemeleriyle sıkmış olsa da ikinci yarısı hız kazanarak merakla tek gecede bitirmeme sebep oldu. Sonu ise beni aynı derecede memnun etmedi. Heyecanınızı kaçırmak istemem, sadece ben kafamda farklı bir son hayal ettiğim için hayal kırıklığına uğradım diyebilirim.

Kitabın beni en çok etkileyen kısmı, bundan yaklaşık 70 yıl önce tele-ekran denilen araçlarla insanların izlenebilmesi öngörüsü olmuştur. Şimdi de geçtiğimiz günlerde Whatsapp’ın veri depolama ve kullanma izni olaylarıyla daha da çok gündeme gelen, hayatımızın belki de her anının bir şekilde izleniyor, dinleniyor ve kontrol edilebiliyor olması, kitapta yıllar öncesinde öngörülmüş olması bence oldukça takdir edilesi.. Kendimce bu distopik düzenin “ütopikliğini” bana sorgulattı, sanmıyorum ki böyle bir düzen çok uzağımızda olsun. İçten içe bir Kırmızı Pazartesi sendromu yaşadım, olacakları biliyor fakat hiçbir şey yapamıyor hissi içimde kitap bitene kadar büyüdü de büyüdü.

Önce kitabın sosyalizm ve kapitalizmle ya da sistemlerle ilgili olduğunu düşünüp buna yönelik bir ana fikre ulaşmaya çalıştım fakat ilerledikçe ana fikrin bence insani değerler olduğunu; siyasi yaklaşımlar değil de insanlığı, vicdanı, sağduyuyu, hayattan zevk almayı ve özgürlüğün önemini vurguladığını fark ettim. İnsanın özgür olduğu zaman insan olabildiğini, sevginin ve güvenin de özgürlük kadar değerli olduğunu fark ettirdi. Ne sosyalizm ne kapitalizm derdi, insani vasıflarını yitirmeden yaşamak aslında.

“…kimse devrimi korumak için diktatörlük kurmaz; diktatörlük kurmak için devrim yapar…”

1984 – George Orwell

Kitabın yazıldığı dönemdeki Stalin, Hitler, Franco, Napolyon gibi diktatörlerden ve işleyişlerinden etkilendiği çok belli. Düşünce polisi, Büyük Birader gibi kavramların açıklaması sanki Hitler’in, gestaponun tanımı gibiydi.. Çünkü bu kişilerin amacı insanlarını kurtarmak değil iktidarının devamlılığını sağlamak idi, tıpkı kitaptaki Büyük Birader gibi.

Kitapta bir toplumu toplum yapan en önemli değerler olan dil ve tarih değiştiriliyor. Bu da dil ve tarihin insan için önemini ortaya koymakta.. Dili kısırlaştırılan toplumların düşüncesi de kısırlaşır. Çünkü insanlar kelimelerle düşünür. Geçmiş değiştirildiğinde ise kendini sorgular. Herkesin beyaz dediğine siyah dediğiniz zaman bir süre sonra kendinizi sorgulamak zorunda kalırsınız. Bu durumda belleksiz bir toplumun tehlikelerini gördüğümüz için tarihten ders almanın önemini de fark ettirdi. Ben tarihe çok nötr bakarken bu kitaptan sonra kendi tarihime ilgi duymaya ve ne kadarının değiştirilip ne kadarının aynı kaldığına şüphe ile yaklaşmaya başladım.

Yenisöylem’in tüm amacının, düşüncenin ufkunu daraltmak olduğunu anlamıyor musun? Sonunda düşünce suçunu tam anlamıyla olanaksız kılacağız, çünkü onu dile getirecek tek bir sözcük bile kalmayacak.”

George Orwell-1984

Bu kitaptan önce de savaşlar hakkında düşüncem çok farklı değildi. Savaşlar insanları kendilerine bağlamak veya kendilerini yüceltmek için kullanılan bir mekanizma gibi geliyordu, amaçsız ve gereksiz bir uygulama bizler için, hala öyle düşünüyorum, bu kitap bildiklerimi çok açık ve net bir şekilde bana açıklayarak düşüncelerime ayna tuttu. Bu noktadan sonra bir miktar spoiler bulunuyor, kitabı okuduysanız devam edebilirsiniz 🙂

Bu kurmaca dünyaya daha derinlemesine baktığımız zaman bazı doğru noktalara değindiğini görüyoruz. Tele-ekran gibi.. Ya da baskıcı düzenin muhalefeti engelleyerek dayatmalarla farklı düşünmeyi imkansız kılması gibi.. Bunu “Savaş barıştır. Özgürlük köleliktir. Bilgisizlik kuvvettir.” sloganlarındaki dayatmalardan rahatlıkla çıkarabiliriz. Gerçek yaşamla bağ kurduğumuzda da örneğini ABD’nin Irak’ı sömürgeleştirme operasyonuna “Irak’a özgürlük operasyonu” ismi vermesinde görebiliriz. Paralel düşündüğümüzde ne kadar doğru noktalara değindiğini gözlemleyebildiğimiz bir durumu inkar etmek saçma olurdu.

Orwell bazı noktalarda ise çürütülebilecek argümanlar sunuyor. Düzene direnmenin olanaksızlığını ortaya koymaya çalıştığını görüyoruz fakat günümüzde sömürge imparatorluklarının çoğunun yıkılmış olması bu fikri çürütüyor. Komünizmin tüm dünyaya hükmedeceği öngörüsü ise Sovyetler Birliği’nin dağılması ile tarihe karıştı gibi görünüyor. Ayrıca halkların ayaklanmasının imkansızlığının savunulması, Kuva-yi Milliye ruhunu bilen neslin bir bireyi olduğumdan, bana yazarın önyargısı olarak göründü. Yani yazarın her öngörüsü de gerçekleşmiş diyemiyoruz.

Bunlar dışında daha açık bilgi almak istediğim spesifik noktalardan bahsedersek, öncelikle O’Brien için içimde iyi hisler vardı, sonuna kadar iyi olsun diye bekledim ama olup olmadığını anlamadım, insanları bu yöntemle avladıkları şeklinde yorumladım. Winston’un Julia’yı sevmediğini tamamen cinsel çekim ve ego tatmini olduğunu düşündüm. Bir de o sıçan mevzusu bana biraz saçma geldi, tabi ki herkesin kendince korkuları farklıdır, 101 Numaralı Oda en karanlık korkuyla yüzleşme konsepti çok başarılı fakat Winston’ın en uç korkusunun neden sıçan olduğunu öğrenmiş olmak isterdim. Ya da onun da bir hikayesi olmasını isterdim.

Son Olarak..

Farklı bir bakış açısından bakmak isteyenler, yoğun betimlemeli kitapları sevenler ve özellikle distopyalara ilgi duyanların alıp mutlaka okuması gereken bir kitap olduğunu düşünüyorum. Ben severek okudum ancak babam, kitapla ilgili sıfır bilgiyle başlayınca kafası karıştı ve yarıda bıraktı, sonra bazı bilgileri aktardığımda (yazılış tarihi, yazıldığı dönem etkilendiği kişi ve olaylar vb.) tekrar okudu ve çok etkilendi. Okumadan önce yazarla, kitapta geçen rejimlerle ve yazıldığı dönemle ilgili bilgi sahibi olmanızda yarar var derim. İyi okumalar dilerim 🙂

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: