İçeriğe geç

Güzelliğin Portresi — Yerli Gerilim Filmimiz

İsminden yola çıkarak gerilim filmi olacağına nedense pek ihtimal vermediğim Güzelliğin Portresi filmini vizyondayken izleyememiştim. Burçin Terzioğlu’nu Poyraz Karayel dizisinden beri severim, o yüzden internette aradım fakat hiçbir yerde de yoktu, sonunda Netflix’e geldiğinde izleyebildim.

BKM ve CJ Entertainment Turkey yapımcılığında 2019’da çekilen filmin yönetmen koltuğunda Umur Turagay oturuyor. Senaryosu ise Pınar Bulut ve Onur Konuralp’in ellerinden çıkmış bir gerilim dram filmi. Güney Kore, Tayland ve Türkiye işbirliğinde oluşturulan filmin ilk vizyonu Türkiye’de oldu. Bu noktada yanlış bir algıyı düzeltmek isterim: Film diğer ülkelerle ‘birlikte’ yapılmış. Güney Kore ve Tayland’da çekimleri sürerken Türkiye’de tamamlandığı için vizyona veriliyor, bu konunun ilk çıkan filmi Güzelliğin Portresi.. Yani başka bir filmden uyarlanmış değil, aslında özgün olduğunu bile söyleyebiliriz bir dereceye kadar. Filmin oyuncu kadrosunda ise Burçin Terzioğlu(Nisan), Birkan Sokullu(Özgür), Serkan Keskin(Polis Oktay), Melisa Şenolsun(Hilal), Feridun Düzağaç(Asil) gibi isimler gözümüze çarpıyor..

Nisan

Filmin konusu ise şöyle: Nisan, yıllardır görüşmediği babasının ölüm haberini alarak eşi ve kızı ile birlikte yıllar önce yaşadığı baba evine geri döner. Bu köşke geri döndüğünde ise kaçmaya çalıştığı geçmişi ile yüzleşmek zorunda kalır. Babasının ölümü ile ilgili bir sırrı açığa çıkartmaya çalışan Oktay Bey ile mücadele eden Nisan, evde yaşadığı tuhaf olaylara da anlam vermeye çalışır.

Filmi izlediğim anda birkaç ay önce yine Netflix’te izlediğim La İnfluencia (Etki) filmiyle neredeyse aynı konulara sahip olduğunu düşündüm.. Etki filminde de, yatalak annesine bakmak zorunda kaldığı için eskiden yaşadığı eve dönüp geçmişiyle karşı karşıya gelen bir kadın ve ailesini anlatıyor..Tahmin yürütmesi kolay gibi göründüğünden, sonunu kendinizce tahmin etmeye de çalışıyorsunuz. Başlangıçta gördüğünüz paranormal olaylar ile filmin yine bizim Türk filmlerine, cinlere perilere bağlanacağını da düşünebilirsiniz.

Yaşanan Evin Koridorları

İlk saati durgun geçen Güzelliğin Portresi’nde, olayları anladıktan ve karakterleri tanıdıktan sonra tempo biraz daha yükselmeye başlıyor. Beklemediğim bir şekilde gerim gerim gerildim ben. Bunun yanında merak duygusu da başlıyor, çünkü tahminler tutmayabiliyor, ne olacak, benim düşündüğüm gibi olacak mı diye izlemeye başlıyorsunuz. Bu sırada çekimleriyle, ince uzun koridorlarıyla, baltasıyla biraz da The Shining(Cinnet) filmini andırdığını söyleyebilirim. Yaşanan ev de bana geçtiğimiz yıl Oscar kazanan Parazit filmi ile birebir aynı gibi geldi.

Filmin sonlarına yaklaştığımızda bu tip filmlerde benzer bir twist olayı ile karşılaşıyoruz. Bu ters köşe ile, baştan yarım yamalak tahmin etmiş olsanız bile, sondaki hikayeyi öğrendiğinizde, film sizi gerçekten şaşırtmayı başarıyor.

Oyunculuklar konusunda Burçin Terzioğlu tüm yükü üstlenmiş gibi dururken, yüksek beklentiyle izlediğim için sanırım, Serkan Keskin beklentilerimin biraz altında kaldı, en azından daha aktif rol almasını ve küfretmek dışında bir şeyler başarabilmesini isterdim.. Birkan Sokullu’nun oyunculuğu da kendi çapında iyi giderken, Melisa Şenolsun ortalıklarda yürüyen spoiler gibi dolanıyordu, eminim onunla ilgili gerçeklere hiç kimse şaşırmaz. En kötüsü ise, Lara Tonka’nın canlandırdığı Nisan’ın kızı Alin, hayatımda gördüğüm belki de en kötü çocuk oyunculuğu sergilemiş. Çok sahte ve amatörce geldi bana, belki de çocuğun ilk deneyimiydi, zamanla daha iyi olacaktır, bu film maalesef olmamıştı.

Filmin görüntü yönetmenliğini de muhteşem bulanlar ya da berbat bulanlar olmuş, ben ortalama buldum çok sahte görünen kısımlar vardı, başarılı efektler de vardı.. Bunu kim böyle yapmış diye görüntü yönetmenini araştırınca Yon Thomas adında bir yabancı olduğunu gördüm. Ortalama bir başarıyla filmi kapatmış diyebilirim..

Nisan ve Kızı

Ülkemizde çekilen cinli perili korku filmlerinden gına gelmiş birisi olarak, bu filmin bu bağlamda farklı olması, kendince daha özgün ve ‘amerikanvari’ olması benim hoşuma gitti. Korkudan yerimden zıplamadım ama bazı noktalarda kurgunun ve müziklerin de etkisiyle oldukça gerildiğimi rahatlıkla söyleyebilirim. Bu türün meraklıları için belki ters köşe yapamasa da çekim açılarıyla, müzik seçimleriyle ve başarılı renk skalasıyla bence izlenmeyi hak ediyor. İlk farklı yapım olduğundan görebileceğiniz bolca mantık hataları, farklı filmlerden çalıp çırpılmış bazı sahne ve klişeleri olmasını bir kenara bırakırsak desteklenmesi gerektiğini düşünüyorum.

Spoiler İçerir..

Öncelikle bizim milletten beklenmeyen bir korku filmi olduğunu söylemiştik. Korku değil de psikolojik gerilim filmi demek çok daha doğru olur. Böyle kaliteli bir yapımı, yerli gerilim filmleri içinde en azından daha önce izlememiştim ben, bunu söyleyebilirim.

Fakat bunca mantık hatası senaryoya mı yazılmış, yoksa yönetmen olaya absürd ögeler katarak sinir mi bozmak istemiş anlayamadım. O kadar çok hata ve tamamlanmamış nokta var ki film içinde, sayamadım ben.

Güzelliğin Portresi

Film başlarken babanın öldürülme sahnesinde tuvalde, resimdeki kızın yok olması beni bir şaşırttı, Allah Allah, yine cinli perili bir şeyler çıkacak diye düşündüm.. Bu durum film boyunca hiç açıklanmadı, sanırım bu ayrıntı unutuldu..

Daha sonra, Hilal’in kapıya ‘benim evim barkım yok’ diyerek gelmesi ve aman evsizsen gel bizimle kal polyannacılığına anlam veremedim, hadi adam böyle bir teklifte bulundu, kadın neden buna itiraz etmedi. Sadece adını biliyorsun, nasıl güvendin evine alacak kadar? Hadi aldınız kızı eve, küçük kızını banyoda yalnız bırakmışsın, banyo yaparken o da aynada yazılar görmüş, anne gelince yazı bir anda silindi, kimsenin olmadığı yerde kendiliğinden yazı nasıl silinir, yine paranormal durumlara ışık yakıldı ama bunu da açıklamadılar..

Melisa Şenolsun (Hilal)

Daha sonra olaylar bu çerçevede devam ederken Nisan’ın delirdiğine yönelik emareler ortaya çıkmaya başladı. Kadın bazı şeyleri hatırlamıyor, halisülasyonlar görüyor ama bunlar hep evde oluyor, başka alanlarda turp gibi maşallah. Fakat evdeki delirme belirtilerinden bahsetmişken, Nisan’ın, Hilal ile mutfakta konuştuğu sahnelerde özellikle Melisa Şenolsun’un Fransızca konuşarak bir anda farklı bir kişiliğe bürünmesiyle gerçekten 10/10 oyunculuk gösterdiğini belirtmek isterim..

Gelgelelim yine o sahnelerde, Nisan, Hilal’i bıçaklıyor fakat meğer bıçaklamamış, o bıçak yapaymış. Saçmalık şu ki, kendi elindeki bıçağın yapay olduğunu anlayamıyor, bir insana bıçak soktuysanız hissedersiniz bence… Zaten, Hilal’in nereden bıçaklanacağını bilme öngörüsü ve çıkacak kanı gerekli yere yerleştirme prodüksüyonundan bahsetmiyorum bile..

Özgür

Neyse sonra kadını akıl hastanesine tıktılar, olayı anladı geri döndü falan, Hiall ile kavga ederken bıçaklandı!! Hem de ne bıçaklanmak, içerde döndürmeli çevirmeli, iki kere, ölmedi namussuz!! Sonra da o bıçaklanmış haliyle,Bruce Lee’ye taş çıkaracak bir dövüş sahnesi çıkardı karşımıza. Mantık çerçevesinde bakmamak gerekiyormuş bu ayrıntılara..

Bu dövüş sahnesinde ben biraz yapay, biraz da çekimi rahatsız edici buldum, tek çekimdi fakat benim başımı döndürdü, karışıktı, ne yalan söyleyeyim, seveni olmuş olabilir ama benim hoşuma gitmedi. Neyse sonra öğrendik ki kocası da işin içindeymiş, polis Oktay’ı evin girişinde karnından ‘baltaladı’. Hızını alamadı, sırtından da baltayı gömdü. Bıçak demiyorum bu arada balta balta kocaaaa balta! Abooo öldü adam dedik ama yok. Meğer ölmemiş ve iki kat çıkarak, tam Nisan’ı asmakta olan kocası Özgür’ü vurdu! Sonra o iki kere baltalanmış adam, iki kere bıçaklanmış kadın ve çocuk, evden 2 kat merdiven inerek birbirlerine yaslana yaslana çıktı.. Bu sırada Nisan’ın sağlık durumu muhteşem, hiç bıçaklanıp asılan bir kadına benzemiyor, çıktılar evden ama kadın duramıyor, hastaneye gidelim diye düşünmek yok, illa bir dramatize edecek olayı, 2 kere bıçaklanmış yaklaşık 10 dakika kadar hem bir kadın hem de bir adamla dövüşmüş sonra da asılmış ve sonunda kurtarılıp iki kat merdiven inip evden çıkmış kadın, sanki sadece halı saha maçında bacağına tekme yemiş gibi topallayarak eve girip evi yaktı. Yok artık! Bu klişeyi yapmasa olmazdı çünkü, bu da tamamen La Influensa filminden alınmadıysa ben de bir şey bilmiyorum.

Sonradan fark ettiğim bir nokta da şuydu: kocası Özgür’ün planı, meğer Nisan’ın kızını öldürerek, suçu Nisan’ın üstüne yıkıp, mala mülke sahip olmakmış. Fakat onlarca şahit, Nisan’ınakıl hastanesinde olduğunu kanıtlarken, nasıl suçu kadına yıkabileceği büyük bir merak konusu oldu benim için..

Yanan Ev Klişesi

Filmde zaten çok fazla klişe var, beyaz gecelik, seke seke gezen oyuncaklı küçük kız, uzun koridor falan.. Mantıksızlıklar ve klişeler silsilesi gibi bir film..

Belki de çok güzel işlenebilecekken bir miktar heder edilmiş. Mesela o baltayı iki kere saplamasa, o bıçağı iki kere sokup çevirmese, evi yakmasa, ne bileyim halisülasyon haplarını biraz çevreye homojen yaysa, efendime söylim, kadını Bruce Lee’ye çevirmeden önce biraz geçmiş eklese falan daha tatlı şeyler ortaya çıkabilirdi. Dediğim gibi konu, işleyiş güzel ama yansıtmada bir tık sıkıntı yaşanmış, muhtemelen seyirci kan istiyor, vahşet istiyor diyerek abartılmış, olsun, yavaş yavaş oluşacak bu kültür diyelim..

Son Olarak..

Sinemamıza destek olmak, farklı türde gerilim filmi izlemek için, yabancı filmleri alt yazıyla izleyemiyorum, dublajı da yapmacık duruyor yok mu yerli gerilim filmi diye düşünüyorsanız, izleyebileceğiniz, en azından sizi bir miktar gerecek bir film olduğunu düşünüyorum. İzleyebilirsiniz, çok büyük beklentilerle izlemezseniz keyif de alırsınız 🙂

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: