İçeriğe geç

Olağanüstü Bir Gece — Stefan Zweig

Bir aydır Damızlık Kızın Öyküsü adlı romanı zar zor bitirdikten sonra birkaç saat içinde bitirdiğim, Stefan Zweig’e ait olan bir hikayeden bahsetmek istiyorum.

Stefan Zweig’in bu hikayesinde seçkin bir burjuva olan ve hayatından sıkılmış 37 yaşında genç bir adamın, bir pazar gününde at yarışı izlemeye gitmesiyle işlediği bir suçun hayatını nasıl değiştirdiği ve kendini nasıl bulduğu anlatılıyor. Hikaye 80 sayfayla kısacık ve içindeki olaylar da sadece bir gün içinde yaşanıyor.

Seçkin bir burjuva olan bu karakterin, hislerini ve bulunduğu durumu tarif ettikten sonra (yorumlarda anlatacağım) karakterimizin 7 Haziran 1913 günü bir öğle vakti, dolaşırken keyif olsun diye hipodromda at yarışı izlemeye gitmesiyle devam ediyor. Bu hipodromda işlediği bir hırsızlık suçu ile hayatında heyecan, endişe ve hırs gibi farklı duyguların da olabileceğini fark ediyor. İçi ölmüş bir adamın, can bulmasını sağlayan bu hislerle birlikte içsel yolculuğuna ve hayata dönüşüne tanıklık ediyoruz.

Ana karakterimizin adını, kitabın ilk sayfasındaki  ”Aşağıdaki notlar, 1914 sonbaharında Rava-Ruska’da bir Avusturya hafif süvari alayıyla katıldığı çarpışmalarda şehit düşen Baron Friedrich Michael von R.’nin yazı masasında mühürlenmiş bir paketin içinde bulunuyordu”” alıntısından yola çıkarak Michal von R diye düşünebiliriz. Biz hikayeyi birinci ağızdan, yani von R’nin ağzından okuyoruz. Diyaloglar yok denecek kadar az ve bol bol betimlemeler bulunuyor. Tüm mekanı gözünüzde canlandırabildiğiniz gibi, tüm duyguları da sanki kendi duygularınızmış gibi hissedebiliyorsunuz. Zaten yazarın diğer kitaplarını da okuduysanız bu yazım diline aşinasınızdır.

Normalde uzun uzun betimlemelerden, duygu tasvirlerinden sıkılır ve kitabı çok zorlukla bitiririm (Açıkçası Damızlık Kızın Öyküsü kitabında bunu çok yaşadım) fakat bu kitapta tüm duyguları hissederek, bulunduğu ortamı kafamda canlandırarak okudum.

Hikayenin kronolojik işleyişi çok başarılıydı.Tek zaman çizgisi içinde önce karakterin ilk duygularını çözümledikten sonra yaşadığı olağanüstü durumun anlatılması çok yerinde olarak okuyucuyu yormuyor..

Bir noktada uyarmalıyım ki, Zweig’in Satranç adlı eserini eğer okuduysanız bu kitap ona göre size biraz daha monoton gelebilir. Aynı akıcılıkla yazılmış olsa da, çok kısa bir süreyi biraz uzatarak anlattığı için belki, son 15 sayfasında itekleyerek devam etmeniz gerekebilir ama elinizden bıraktıracak kadar değil. Bu noktadan sonra kitap içerisinden bilgiler kullanacağımı belirtmek isterim.

İşlediği suçun verdiği şiddetli duygular sonucunda vicdanını rahatlatmak için yaptığı eylemler, kahramanımıza bir yaşam amacı veriyor. O gece kazandığı paraları harcamak için gittiği çingene mahallesinde insanlara yardımcı olmaya başladıktan sonra hayata dönüyor. Olağanüstü Gece’den kastı da bu: ölü gibi yaşayan bir adamın duygularını, yaşamını canlandırma seremonisi..

Ana karakter bir şeyi istemek kavramını uzun bir süre önce bırakmış. Bu noktada baktığımızda his ve heves eksikliği ile depresif duygulara sürüklendiğini söyleyebiliriz. Daha önce depresyon geçirdiyseniz ya da bu tip duygulara aşinaysanız betimlenen duyguları çok kolayca anlayacak ve karakterle empati kurabileceksiniz. Hatta gözlerinizin dolu dolu olması bile olası..

Özellikle tüm isteklerine kavuşmuş olmanın verdiği bıkkınlık hali, artık hiçbir şey isteyememe hali de ana karakterin ilk hallerinde yansıtılmış. Hayatı yaşanabilir kılan zaten bir amacımızın olmasıdır. Bu kimi için maddi olurken, kimi için manevi olabilir. Para, aşk, çocuk, özgürlük gibi bir çok şeyin peşinden koşulur fakat amaç ulaşmak değildir aslında. Süreç içindeki heyecan, inişler çıkışlar insanı hayatta tutar. Bu karakterimiz tüm bunlardan yoksun kalmış ve yaşam amacını kaybetmiş…

Doyuma ulaşması için ne yapması gerektiğini de bilmiyor. Her şeyi denediğini düşünüyor, kadınlar, para, seyahat.. Ne olsa yapmış fakat istediği hazza ulaşamamış. Çok para da insanı mutlu etmiyor. Hiçbir duyguyu yoğun hissedemediğini söylüyor. Duygularını bazen uçlarda yaşamak da gerekebiliyor. Yoğun acı ya da yoğun mutluluk da insana yaşadığını hatırlatıyor. Bunun da eksikliği onu hayatında hiç yapmadığı, ihtiyaç da duymadığı bir şeyi yapmaya itmiş.

Hırsızlığın, yakalanma endişesinin verdiği o duyguyu ilk defa yaşadığı için duygu kıvılcımları onu harekete geçiriyor. Fakat bu aldığı paraya ihtiyacı yok ki? O da bu parayı dağıtmayı seçiyor ve daha önce hiç denemediği bir şeyi fark ediyor: Paylaşmak.. Başka birisine yardımcı olduğunda karşısındakinin yüzündeki gülümsemeyi görmek ona müthiş bir huzur veriyor. Muhtemelen hepiniz biliyorsunuzdur, karşımızdaki kişinin sadece gülmesine sebep olmak bile bizi ne kadar mutlu eder..

Ana kahramanımızın karakter gelişimi çok başarılı yansıtılmış. Başta karaktere tiksinerek bakarken sondaki halini rol model olarak almak istiyorsunuz. Buna bağlı olarak kitabın ilk yarısı ile ikinci yarısında karakterin modu kaynaklı anlatım değişimi var. Başlarda pesimistlik gözlenirken sonlara daha optimistik yaklaşılmış.. Bu optimizm bana biraz abartı geldi açıkçası, çünkü yoksulluk içindeki halkın yaşayışını bu kadar mutlu tasvir etmesi gerçekçiliğini azaltıyordu. Burjuva kesimin, halkı fakir ama mutlu betimleme klişesi bana pek doğru gelmiyor.

Biraz kitabın içindeki o gece konusunun abartılı olduğunu düşünebilirsiniz, çünkü ben öyle düşündüm, arkadaş ne geceymiş anlat anlat bitmedi dedim, sonra eee ne oldu ki o gece bu mu yani dedim. Ama biraz daha ilerledikçe adamın hayatı ile bağ kurabilirseniz, gerçekten o gecenin adamın hayatı için nasıl bir dönüş olduğunu anlayabilirsiniz. Anlamsız hayatınıza anlam kattığınızı düşünün. Gerçek aşkı bulmak, çocuk sahibi olmak, büyük bir para kazanmak gibi normal bir insanın hayatında dönüm noktası olabilecek bir değişim aslında onun için, artık bir amacı var.

Tabi ki olay örgüsü yoğun işlenmiyor, yaşanan çok az olay var ama zaten bu kitabın vakalarla dolu bir cinayet romanı olmadığını bilerek okumalısınız. Psikolojik tahliller içeren bir Zweig öyküsü olarak okursanız hayal kırıklığı yaşamazsınız diye düşünüyorum.

“Seslerinden, varlıklarının derinlerinde bir yerde benden hoşlandıklarını hissetmiştim, bu tuhaf anı hiçbir zaman unutmayacaklardı. Hayatlarının sonunda bakım evine veya hastaneye düştüklerinde belki bir kez daha akıllarına gelecekti. Benden bir şey onlarda yaşamaya devam edecekti.”

Olağanüstü Bir Gece-Stefan Zweig

Bu kısımdaki karşılaşmayı okurken gözlerim doldu. Kahramanın amacını bulmasına, hayata dönmesine sevindim, kendim için de gerçekleşmesini umdum. Bu cümle benim çoğunlukla düşündüğüm bir noktayı bana hatırlattı. Hepimizin bir gün öleceğini biliyoruz ve öldükten belki elli yıl sonra bizi kimse hatırlamayacak. Öyleyse bu hayatın anlamı nedir? Neden yaşıyoruz, ne yapmalıyız yaşamımızı anlamlandırmak için? The Good Place dizisinde de varoluşsal sancılar çekerken, aynı şekilde bu kitap da bana yaşam amacımı tekrar tekrar düşündürdü. Kitabın farkı ise yaşam amacı ile ilgili belirsiz olmamasıydı. Net bir şekilde paylaşmak ve başkalarını da düşünerek yaşamak hayatın amacıdır mesajı verdi.

“ Bir kez kendini bulmuş olan kişinin bu yeryüzünde yitirecek bir şeyi yoktur artık. Ve bir kez kendi içindeki insan anlamış olan, bütün insanları anlar.“

Olağanüstü Bir Gece-Stefan Zweig

Kendi yaşam amacını başkaları ile paylaşmakta bulan von R gibi, kendim ve sizler için de olağanüstü bir gece yaşamanızı temenni ederim 🙂

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: